Mimar-Yazar Peter Lang ile söyleşi:Ütopya ve Radikal Mimarlık
p.tan
“Superstudio mimarlığın çizim ve proje gibi geleneksel araçlarını kullanarak sadece mimarlık ve akımlarını değil, aynı zamanda toplumu da eleştiren “durumcu” bir hareketti.. 1973’te avantgardism içinde görevimizin tamamlandığını hissettik.Ne yazık ki hiçbir savaşı kazanamadık..birkaç muhabere dışında. O zaman şuna inandık: artık yıkma ve yok etme zamanı geçmiştir; yeniden kurmamız gerekiyordu; arkadaşlarımız ve öğrencilerle mimarlığın antropolojik temelini kurmaya giriştik…” Natalini, A..,2005[1]
Ütopya ve Mimarlığı yan yana düşündüğümüzde elde olmadan 20.yüzyılın başına ve modern hareket içinde varolan avan-garde fikirlere geri dönüyoruz. Gelecek adına tasarlanmış mekanların sadece eş-zamanlı bir gerçeklik ile birebir ilişkisi değil aynı zamanda sosyal gerçeklik ile ilişkisi temelinde ya da mimarlığın otonomluğuna dair geliştirilen fikirler bağlamında; ütopya kavramının günümüzdeki izdüşümü yine de modernizmin geçmiş mirası ile ilişkisini ince bir bağ ile sürdürüyor. Yaşanılabilir kent düşü, siber-teknolojik gelecek öngörüleri veya toplumsal gerçekçilik çerçevesinde geliştirilen ütopik tasarımlar; eleştirel bir geleneğin parçası olarak radikal yaklaşımlar arasında da yerini almıştır. Ütopyalar çoğu zaman elitist ve homojen tasarılara işaret edebilirler tam tersine de avant-garde yaklaşımlarda olduğu gibi radikal hareketler içerisinde direnme odakları oluşturabilirler. 18 Eylül – 7 Kasım 2004 arasında Middelburgh’daki Zeews Müzesinde Peter Lang ve Valentijn Byvanck kuratörlüğünde arşiv sergisi niteliğinde açılan “Superstudio” sergisine, üyelerinden Adolfo Natalini’nin de katıldığı “Superstudio ve Bugünkü Radikal Mimarlık” adlı sempozyum düzenlendi. Mimarlık ve modernizm kuramcısı Hilde Heynen ve Hans Ibelings’in de katıldığı bu sempozyumda Superstudio’nun eleştirel yaklaşımlarına geçmişe dönük bir bakış ile yani Constant (Babylon projesi), Koolhaas ve Zenghelis (Exodus Projesi) gibi diğer radikal mimarlık örnekleri karşılaştırılmalı ele alındı.[2] “Superstudio – Life Without Object” ‘in editörlerinden mimar-yazar Peter Lang ile farklı toplumsal ve kültürel dönemleri analiz ederek, radikal mimarlık hakereketini sorguladık ve günümüze yansımalarını küreselleşme ve modernizm sonrası yaklaşımlar içerisindeki yerini araştırdık.
Pelin Tan: Söyleşide temel amacım, 1960-70’lerdeki radikal mimarlık hareketlerinin günümüzdekilerle (eğer varsa) bir karşılaştırmasını yapmak ve bugünkü küresel sosyal koşullarda mimarlıkta radikalizm olanaklarını araştırmak. Sadece mimarlık tarihiyle ilgilenen değil, sosyoloji ve mimarlık gibi farklı mesleklere sahip kişiler olarak, bu söyleşi sırasında “ütopya”, “radikal mimarlık”, “avangardizm”, “modernizm”, “küreselleşme” ve “yerellik” gibi kavramları kişisel bakış açılarımızdan yeniden tanımlayabileceğimize inanıyorum. İlk olarak mimarlıkta “ütopya” kavramı ile “radikal mimarlık hareketleri” arasındaki ilişkiden söz etmek istiyorum. Özellikle 1960-70’lerden örnekler de vererek bu konudaki düşüncelerinizi aktarabilir misiniz?
Peter Lang: Bu tür hayalci ideallerin sonucunun nerelere varacağı konusunda kuşkular olmasına karşın, o yıllarda çok yeni olan ütopyacılık ile ilişkili önemli bir alt kültür vardı. Bu dönemin en karakteristik özelliği, dönemin “devrimci” mesajı ve bu mesajın uluslararası taşıyıcılarıydı. 1848’e benzer şekilde 1968’liler ulusal sınırları aşan bir nesildi, bu hareketlerin dünyada ne kadar geniş alanlara yayıldığını görmek çok etkileyici. İnsanların saçlarını uzatıp kot giysiler giymelerini Batı’da kabul etmiştik, fakat bu politik serbestlik ve cinsel özgürlüğü destekleyen/kışkırtan karşı kültür eğilimi, yıllardır muhafazakâr olarak bilinen bölgelerde görmek de mümkün. Örneğin Türkiye’den, İran ya da Mısır’dan, Çekoslovakya, Polonya ya da Macaristan’dan filmlere bakın; aynı dönemde radikalleşmiş bir ütopyacılığın tuhaf bir şekilde her yerde oraya özgü yerel bir hal aldığını görebilirsiniz.
Mimarlık, 60’lardaki ütopyacılığı, kovboy filmleri ya da çağdaş edebiyat ya da sinema bilimkurgularındaki mekânlarla ortaya sermektedir... Alaycı alışkanlıkları, ritüelleri, gelenekleri ya da muhafazakâr yapılarıyla değişimin kanıtlarını oluştururken sahne setleri, film müzikleri, hayali kentler, suni köpükten yatak odaları fazlasıyla gülünç, pop, yumuşak, seksi ve rüya gibi olabilir. İnsanlar 60’larda sahneden çekilince bu alternatif çevrelerin mimarlığı da öyle yaptı.
Mimarlar ve tasarımcılar söz konusu olduğunda “radikal” olmak, yaşamı genel eğilimin ters yönüne çevirmek anlamına geliyordu, bu da elbette, çevremizdeki dünyayı en iyi biçimde şekillendirme ütopyasının bir parçasıydı. Ancak esas konu, o ütopyanın başarısızlığa mahkûm olması değil (çünkü 16. yüzyılın beylik lafı buydu), o başarısızlığın her zaman radikal son olmasıydı. 60’larda ütopya yaratmak, bütün sistemi çökertmek, insanlara çalışmayı bıraktırmak, materyal kültürün temellerini sarsmak ya da sadece hareket etmek anlamlarına geliyordu.
Pelin Tan: Bana göre, 1990’lardan itibaren “ütopya” terimi sosyal sorumluluk ya da koşullar açısından artık mimarlık pratikleriyle ilgili olmaktan çıkmıştır. Ancak son üç yılda 60-70’lerin ütopik mimarlık pratiklerinin yeniden canlandığına tanık oluyoruz. Örneğin şu anda Team10’un NAI’deki sergisi, Yona Friedman’ın bienal projeleri, Superstudio-Middleburgh sergisi, Witte de With’te 2004 de açılan A. ve P. Smithson sergisi...
Peter Lang: Günümüzle bu karmaşık bağlantı biraz, orijinal 60’lar diyalektiğinin kritik konumunu kaybetmesiyle ilgili. 60’ların uluslararası “ütopik” mimarlar topluluğu içinde, ütopik bilim fantezistleri ile ütopik sosyal hayalciler arasında neredeyse hemen bir bölünme/ayrılık ortaya çıkardı, ilki daha çok keyifle ve büyük bir iyimserlik içinde yüksek teknolojinin mucizelerini kullanarak dünyayı kurmakla ilgilenirdi, ikincisi ise genellikle, o günkü çağdaş topluma dair projeksiyonlar yapan gelecek eğilimleri ile ilgilenirdi. Bu iki kamp birbiriyle sürekli çatışma halindeydi, GianCarlo de Carlo’nun küratörlüğünü yaptığı 1968 Milan Trienali bunun açık bir göstergesiydi. Serginin tarihinde mimarlık ve tasarım alanında kavramsal olarak en radikal teşhirlerden biri olması planlanan etkinlik, sosyal devrimcilerin daha da radikal taraftarlarınca boykot ve tahrip edilmişti...
Susan Sontag’ın 1965 yılında yazdığı, kültürlerin bölünmesini (edebi-sanatsal kültür ve bilimsel kültür) açıklarken sanayi devrimine kadar uzandığı bir cümleyle karşılaştım: “Edebi-sanatsal kültür, insana hitap eder; bir kültürdür, ya da daha doğrusu, Ortega y Gasset’in ‘insanın okuduğu her şeyi unuttuktan sonra sahip oldukları’ diye tanımladığı’ kültürün ilerlemesine/gelişmesine yardımcı olur.” Sontag, bilimsel kültürün ise “uzmanlara ait kültür” olduğunu söylüyor. Bugünün moda neo-radikal dirilişinde eksik olanlardan söz ederken nereye varmaya çalıştığımı anlamaya başlamışsınızdır. Sontag’ın çok yerinde gözlemini aktarıyorum: “Edebi-sanatsal kültürün amacı içselleştirme/özümleme, sindirme –başka bir deyişle yetişme– iken bilimsel kültürün amacı, problem çözmek için karmaşık araçlarda birikim ve dışavurum, ustalık için özgül tekniklerdir.” Şu anda, eksikliğini her şeyden daha çok hissettiğimiz şey, bu iki kamp arasında en ufak bir karşılıklı konuşmanın bulunmayışıdır. Bugün biri olmadan diğeri, otuz yıl öncekinden daha fazla şey ifade etmiyor. (Susan Sontag, “One Culture and the New Sensibility”, Against Interpretation, New York, Farrar Straus & Giroux, 1965.)
Pelin Tan: 1960’lardaki radikal eleştirinin, “ütopya”nın modernist tarifine karşı bir şey olduğunu düşünüyor musunuz? Bugün radikal eleştiriyi nasıl tanımlarsınız?
Peter Lang: 1920’lerde sürüp giden ve 30’larda tökezleyen hareketlerin o cesur/görkemli döneminde yükselen modern mimarlık kuşağına göre ütopya, mimarlığın masrafsız ve insancıl yapılaşma programlarıyla ulaşabileceği gerçek bir hedef idi. Kâbus gibi fabrika-kentler ve bakımsız yerleşmeler bir gün yok olacak ve yerine geniş parklar, satın alınabilir ücretlerde temiz konutlar gelecekti. Elit mimarlık öncülerinin korunaklı yerleşmelerindeki mücadelelerden, örneğin Corbusier’nin CIAM organizasyonuna veya Team X’in ortaya çıkışına, yapılı çevrenin daha zekice ve belki aynı derecede tahrip edici sonuçlarına kadar pek çok nedenden dolayı bu model, savaş sonrası dönemde sürdürülebilir olmaktan uzaktı. 60’lar, disiplini birdenbire mercek altına alan bir eleştirel değerlendirme döneminin habercisi oldu: Bu eleştirilerden en iyisi, politik alanda Gramscian, antropolojik alandaysa Marcusian eleştiri oldu.
50’lerin sonuna doğru gitgide daha gözle görülür hale gelmeye başlayan modernizmin ve onun sosyal modellerinin çöküşü, radikaller tartışmaya başlamasalardı daha trajik olabilirdi.
Büyük İtalyan tarihçi ve teorisyen Manfredo Tafuri, radikal manifesto ile alay etmiştir. Ancak toplumun esas işlevsizliğine, onun yüzsüz kapitalist yapısına direkt olarak bağlanmaktan kaçınmıştır. Bu çok talihsiz bir durum olurdu, çünkü radikal hareket, bu sistemin kuyusunu kazan az sayıda etkili araçlardan birisini üretmiştir.
Bugün Marksist söylemin olmadığı bir dünyayı kabul etmemiz ve serbest piyasa kapitalizmine sıkı sıkıya bağlanmamız, her zamanki ütopya modellerinin kullanılmasına engel oluyor. Ayrıca şunu da biliyoruz ki, yeni eleştirmenler çok gelişmişler ve ilk alternatif modelleri, son dönem mimarlık yaratıcılığına malzeme olarak sunuyorlar. (Bu da, arazi haritaları oluşturma, veri değerlendirme, alan çalışmaları vs.’deki yeni kullanımları ifade etmektedir.) Tüm bu tartışmaları kesin ve net olarak anlamak hâlâ zor çünkü eleştirinin konusu, soğuk savaş sonrası küreselleşmenin tanımı hâlâ muğlak. Sıradaki ev ödevimiz nedir? Çevremizde neler olduğunu anlamak için birlikte çaba harcamak mı, ya da bu çabayı ilk sıraya koymak üzere bizi en uygun yola götürecek en doğru soruyu sormak mı?
Pelin Tan: Superstudio’nun Middelburgh tartışmasında şöyle söylediniz: “Yeni bir mimarinin karşılaşacağı zorluklar, ancak o mimari, topluma sıkıca bağlı olursa aşılacaktır.” Sizce romantik düşünmeden radikal bir mimarinin pratiklerini hayal etmek mümkün mü?
Peter Lang: İyi bir noktaya değindiniz. “Bir oyunu romantikleştirmek...” Uygulanabilirlik alanına böyle bir şeyi dahil etmek zor. Fakat bence, saf idealist görüşten somut işin kendisine kadar, olanakların geniş bir yelpazesi olmalı. Romantik bakış açıları bazen insanları daha önce görmedikleri/algılamadıkları gerçeklere tepki göstermeye zorlayarak büyük tepki hareketlerini teşvik eder/ortaya çıkarır. 60’ların radikal araştırmaları buna örnek gösterilebilir: İmkânsız gibi görünen alternatif dünyalar, çok ciddi mimarlık projeleri üreten önemli bir nesli etkilemeyi başardı: Piano ve Rogers’ın, Koolhaas ya da Tschumi’nin işlerine bir bakın... Fakat bu arada “işleyen” çok gerçek şeyler var. Örneğin Stalken/ON Cliostraat veya A12’nin kentsel araştırmalarını; yaşam koşulları içinde mevcut yapıların üstüne inşa eden kimi İtalyanları düşünün...
Sanıyorum, “inşa” işi, radikal mimarlık pratikleri yaratmanın tek yolu olamaz; yazmak, iletişim ya da biopolitika ve tasarım yapıları üzerine araştırmalar da radikal mimarlık hareketleri yaratmanın yolları olabilir...
Mimarlar için bina inşa etme pratiği en büyük paradokstur. Büyük mimarlığa giden yol “araştırma”dan geçer, çoğunlukla da inşaat mesleğinin gerçek işleyişiyle tamamen çatışma ve zıtlaşma halindedir. İnsan yıllarca mesleğin günahlarına karşı koyabilir, sonra ilk “iş” gelir ve o zaman haksızlığa uğramış binaya coşkuyla bakarsınız. Peki yeni olan nedir? Ben mimarlığın, sizin yukarıda öne sürdüğünüz türde bir işbirliğine hazır bir çalışma biçimine dönüşeceğini umuyorum: Mimarlık bir gün, son derece yetenekli, çok disiplinli insanlardan oluşan bir ekibin tek bir amaç için çalıştığı bir film yapımı gibi algılanmalıdır. Ama mimarlığın böyle işlediği tarihi dönemler de oldu: Örneğin Bauhaus, ULM okulu ya da savaştan sonra dağılan CIAM gibi...
Pelin Tan: Superstudio’dan ve onlarla olan ilişkinizden bahseder misiniz?
Peter Lang: Üyeleri hâlâ hayattayken bir grubun tarihini oluşturmak çok zor. Yardımcı küratörüm Bill Menking’le birlikte projeyi tamamlayıp da Design Museum’daki ilk sergi mekânını açarken, açılışın hemen öncesinde üyelerden Roberdo Magris’i kaybettik. Bu üzücü olay, grubun geri kalanını bir araya topladı diyebilirim, çünkü birdenbire her bir Superstudio üyesinin rolünü anlamak gibi bir amaç ortaya çıktı. New York’ta Sanat ve Mimarlık Merkezi’nin (?) kurucusu ve eski yöneticisi Kyong Park, bir keresinde bana şunu söylemişti: Her tarih aslında insanların tarihidir, olayların özeti değil. Çok doğru. Superstudio’nun en az tanınan üyelerinden biri, grubun arşivcisi Piero Frassinelli, bana grup hakkında en çok şeyi öğreten kişiydi ve şaşılacak derecede, en “Superstudio”cu odur! Ama hepsi, Adolfo Natalini, Cristiano Toraldo di Francia, Sandro Poli ve Sandro Magris, grubun bir eleştirel tarihini görmek istediler, bir gösteriş projesi değil. Bu belki de Superstudio ile ilgili en etkileyici şeylerden biridir, o dönemdeki çok az grubun izin vereceği bir şeydir. Bu nedenle benzer başka bir proje üstlenmedim.
Pelin Tan: Middelburgh kitabında önemli sergilerden ve bienallerden söz ediyorsunuz. Milan Trienali’nden bugüne bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Peter Lang: Yüzyılın başından bugüne, İtalya’daki bienal ve trienal dizileriyle çok yakından ilgileniyorum. 1960’ların başından itibaren Milan Trienali, tasarım ve politika arasında tartışmalı bir bağ oluşturdu ve bu diyalektik 1973’te, birbirinin tersi duruşların aynı sergide yan yana sergilendiği tam bir karşıtlığa dönüştü. Superstudio’nun çalışması bu karşıt görüşlerin her ikisinde de sunuluyordu. Superstudio: Life Without Objects (Milan, Skira, 2003: “Superstudio: Araçsız Hayat”) adlı ilk kitap üzerinde çalışırken grubun politik ve eleştirel katkılarını çok geniş kapsamlı bir şekilde vurgulamak ve 70’lerin sonundaki tartışmalı araştırmaları takip etmek istedim. Middleburgh’da, grubun, mimarlık topluluğundaki öncü kavrayışını, 1973’ten sonra, nasıl yitirdiğini anlatmak istedim. Bunu 1973 Trienali’nde tespit etmiştim fakat itiraf etmeliyim ki 1973 yılı, genel olarak radikalizm için bir dönüm noktasıydı: Bu yıldan itibaren “Yeni Babil” üzerine çalışmalar kalmamıştı artık. Bugün mimarlığın popüler imajının çoğunluğunda hâlâ baskın olan postmodernizmin bir yanının ön plana çıkışı çok yaygındır. Hong Kong’dan İstanbul’a her yerde gördüğümüz bütün o yeni kentleşme taklidi geleneksel toplu konut bölgelerini düşünün. Fakat bu kesinlikle radikalizmin kardeş tezahürüdür. İkisini yan yana ilk kez 1973 Milan Trienali’nde görebilirsiniz.
Peter Lang
Peter Lang, Texas A&M Üniversitesi İtalya Castiglion Fiorentino’daki Santa Chiara Merkezi’nde Profesör. William Menking ile birlikte Superstudio: A Life Without Objects (Milan: Skira, 2003) kitabını yazmış ve Londra Tasarım Müzesi’nde aynı başlıklı serginin küratörlüğünü yapmıştır. Diğer yayınları arasında Mortal City (ed.) ve Suburbian Discipline (ed.) (New York: Princeton Architectural Press, 1995; 1997) bulunmaktadır. Ayrıca Architectural Design dergisinin Eylül 2003 sayısında “Urban Flashes: Asia” dosyası için misafir editörlük yapmıştır. Peter Lang aynı zamanda Stalker adlı İtalyan kentsel çalışma grubunun çalışmalarına katılmaktadır.
[1] Natalini, A. “Superstudio in Middelburg: Avant-Garde and Resistance”, editor: V.Byvanck, Superstudio – The Middelburgs Lectures, De Vleeshal, Zeeuws Museum, 2005
[2] Superstudio – The Middelburgs Lectures, editor: Valentijn Byvanck, De Vleeshal, Zeeuws Museum, 2005
Görsel (müze izni ile): Hilde Heynen, Hans Ibelings, Peter Lang ve Adolfo Natalini. Superstudio ve Günümüz Radikal Mimarlık Sempozyumu, Zeeuws Müzesi ve De Vleeshal, 18 Eylül 2004
yayın: mimar.ist mimarlık kültürü dergisi, kış 2005.
0 comments:
Post a Comment